Uzak Gelecekteki Paralel Evrende Türkiye
Güneşli bir cuma sabahıydı. Altay yatağından yavaşça doğruldu. Saatine baktı saat 8’e geliyordu. Yavaş yavaş hazırlandı çünkü onun sorumlulukları vardı her ne kadar çalışmayan kesime verilen maaş yeterli olsa da o faydalı olmayı severdi. Zaten ne tuhaftır ki ülkede işsizlik oranı hiçbir zaman %1’i geçmezdi. İnsanlar çalışma ortamından mutlu olduğu için ülkelerine hizmet etmekten de zevk alırlardı. O sırada Altay kıyafetlerini giymişti bile. Zaten bu ülkede üniforma diye bir terim yoktu. İnsanlar işe giderken kendilerini yormayacak şekilde istediklerini giymekte özgürdüler. Burada kimse kimseyi yargılamaz, çok fazla olay yaşanmazdı. Derken Altay bisikletine binip fabrikanın yolunu tuttu. Buradaki şehirleşmenin temel kurallarından biri ise yaya ve araç yollarının her iki tarafına en az 1 sıra ağaç dikmek zorunluydu. Bu yüzden Altay bisikleti ile ağaçların arasından, çam ağaçlarının kokuları eşliğinde fabrikaya varmıştı. Zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile değildi. Altay, doğaya bırakılan plastik atıkların toplanıp geri dönüşümünden sorumlu bir fabrikada kontrol mühendisiydi. Ama ne yazık ki bu fabrikadan 70 milyonluk ülkede sadece 2 tane vardı. Bunun nedeni ise ülkede plastik atık sayısının çok az olmasıydı. İnsanlar ülkelerini çok sevdiği için atıklarını direkt geri dönüşüm kutularına atıyorlardı. Hatta büyük bir çoğunluk ise ülkenin kendi geliştirdiği “plaskağıt” denilen doğada çözünebilen petrolden yapılmış poşetleri ve araç gereçleri kullanıyorlardı. Altay’ın işi akşam 8 gibi bitmişti. Bisikletine atladı ve evine döndü. Yarın cumartesiydi bunun için heyecanlanıyordu. Çünkü yarın onun izin günüydü ve kendine vakit ayırabilecekti. Sabah oldu ve yola çıktı. Sahile gitmek istiyordu. Sahil uzak olduğu için elektrikli aracına atladı. Aslında kimse elektrikli araç demezdi zaten tüm araçlar elektrikli olduğu için onlar bu araçlara “Tesla” derlerdi. Teslasına bindi ve yola çıktı. Sahile gelmişti ama sahil çok kalabalıktı. Lakin sessiz bir kalabalık. Kimse kimsenin huzurunu bozmak istemiyor adeta herkes fısıldayarak konuşuyordu. Bir köşede birbirine aşık sevgililer bir köşede ihtiyarlar bir köşede ise yalnızlar aynı sahile bakıp farklı düşüncelere dalıyorlardı. Altay da bir köşeye oturdu ve uzun düşüncelere dalıp bir bardak içki içti. Bardağa uzun uzun baktı. Ne tuhaf günlermiş ona da büyük büyük dedesi anlatırdı. Eskiden insanlar istediğini yiyip içemez, istedikleri gibi konuşamazmış. Hatta şimdi arabasından klozetine kadar her şeyin internetten kontrol edildiği bu devirde çok saçma gelse de eskiden internete bile yasaklar gelirmiş. Devletler insanların neler izlediğini, nelerle ilgilendiğini, hayallerini, umutlarını onlar hakkında her şeyi bilir. Kimi zaman onları yasaklar, kimi zamansa koz olarak kullanırmış. Tabii bütün bunlar Altay’a çok saçma geliyordu. Çünkü artık devlet diye bir oluşum resmi olarak olsa da insanların ihtiyacı yoktu, herkes kendini kontrol edebiliyordu. İnsanlar birbirlerine o kadar saygılı ve içten davranıyorlardı ki hiç suç işlenmiyordu. Bu yüzden mahkemelere de gerek yoktu. Bunları düşünürken içkisinden bir yudum daha aldı. Yine büyük dedesini hatırladı onu çok severdi. Rahmetli ne hikayeler anlatırdı ki bazen gerçek mi yalan mı olduğuna Altay inanmakta zorlanırdı. “Eskiden “ derdi dedesi. “Okul” adında oluşumlar varmış. Burada bir grup çocuk –kimi zaman bu çocukların sayısı 1000 kişiyi bulabilirmiş- eğitim-öğretim adı altında köreltilir beyinleri yıkanır ve sıradan insanlar olmaya zorlanırmış. Hatta ve hatta daha da eskiden tek tip kıyafet, tek tip saç gibi saçma kurallar da getirtilmiş. İşin trajikomik tarafı ise o zamanlar hapishanelerde de aynı sistem geçerliymiş. Hatta hapishanelerde kıyafet serbestmiş bile. Tabii Altay bunlara çok şaşırıyor hatta aklına geldikçe tebessüm ediyordu. Çünkü ona göre çok saçmaydı içinden “eğitim verilen bir kurum ile ceza verilen bir kurumun özellikleri nasıl aynı olabilir” diye düşündü. Ama sonra yaşlı dedesinin bu hikayeleri biraz da uydurmuş olabileceğini aklına getirdi. Zaten günümüzde çocuklara uzaktan eğitim ile hem öğretmen yorulmadan hem öğrenci yorulmadan çocuğun kendi evinde holografik görüntüleme teknolojisi sayesinde eğitim verilmekteydi. Tabii bu öğretmenler işlerini severek yapan insanlardı. Her biri en fazla 10 çocuğa eğitim verebilmekte ve bunu her bir çocuk için ayrı bir saatte yapmaktaydı. Ayrıca öğretmen olmak o kadar da kolay değildi. Elbette bilgisini ölçmek için ufak bir sınav yapılırdı ama tüm öğretmen adayları çok karmaşık 10 farklı psikolojik testten geçirilirdi. Kimilerine gereksiz gibi görünse de öğretmene bir çocuğun gelecekteki tüm hayatının emanet edildiği düşünülünce gerekli gibi duruyordu. Altay bunları düşünürken son damla içkiyi de mideye indirdi ve masadan kalktı. Fiziksel olarak para vermesine gerek yoktu zaten kapıdan çıkarken sensörler onu algılayıp parayı otomatik olarak kesiyorlardı. Altay, Tesla’sına atladı ve saate baktı. Saat gece 3 olmuştu. İçinden “zaman çok çabuk geçiyor” diye düşündü. Yolda giderken değişiklik olsun diye otomatik pilota “beni farklı bir rotadan götür” dedi. Tesla ara sokaklara girip çıkıyordu. Yolu bayağı uzatmıştı. O sırada yolda yürüyen bir kadın gördü. Kadın çok güzel giyinmişti. Altay bir anda kadına odaklandı. Sonra hemen kafasını çevirdi. Çok utanmıştı. Aynadan yüzünün kıpkırmızı kesildiğini görmüştü. Sonra dedesinin anlattığı hikayelerdeki “sapıklar” geldi aklına. Kendisini o hikayelerdeki “sapık” gibi hissetmişti. Tekrardan “eskiden ne tuhafmış” dedi. Dedesi bir hikayesinde eskiden kadınların özellikle bu ülkede geceleri sokağa çıkamadığını falan anlatmıştı. Çok şaşırdı nedenini hatırlamaya çalıştı. Tabi hatırlayınca yüzü tekrar kızardı. Eskiden “sapık” diye tabir edilen genelde erkek olan bu insanlar geceleri yalnız yürüyen kadınların yanlarına gider ve kaba bir şekilde o kadınlarla beraber olmak isterlermiş. Altay hem öfkelenmiş hem utanmıştı. Bir insanın başka bir insana karşı neden kendini üstün hissettiğini anlamamıştı. Ona göre kadın ve erkek arasında hiçbir fark yoktu. Neden insanların sokakta yürüme hakları kendini bilmez “sapıklar” tarafından ellerinden alınsın ki? “Asıl işin kötü tarafı ise bu olayların cezasız kalmasıymış “diye düşündü Altay. Ceza deyince aklına gelmişti. O zamanlar mahkemeler şimdiki gibi değilmiş. Çok doluymuş. Ama adalet yokmuş. Özellikle de kadınlar için. Hatta adalet öyle bir noktaya gelmiş ki kadınlar, “sapıklar” tarafından öldürülür üstelik ceza bile almazmış. Canının tehlikede olduğunu anlayan kadınlar ise erkenden adalet için mahkemelere başvurur ama onlara her zaman “bir sonraki duruşma için 1 ay sonra gelin” dendiği için eninde sonunda bu insanlar yine katledilirmiş. Üstelik halk buna o kadar alışmış ki artık o zamanın medyasında bu tür olayların haber niteliği bile taşımadığı düşünülür, bunun yerine haberlerde komik kedi videoları izletirlermiş. Tabii insanlar da bunları görüp güler ve hayatın herkes için çok mutlu geçtiğine inanırlarmış. Altay o dönemlerde yaşamadığı için çok mutluydu. Hatta eskiden böyle olaylar olduğuna pek de inanmak istemiyordu. Çünkü o da aynı ülkede yaşıyordu oysa ki burada şimdi herkes birbirine saygılıydı. İnsanlar karşısındakini asla yargılamaz karşısındakinin giyimi, kuşamı, kişisel hayatı gibi ufak tefek şeylere kimse takılmazdı. Altay bunları düşünürken evine varmıştı bile. Otomatik pilot olduğu için yolda sürekli düşünmeye vakti olurdu. Sonunda evine gelmişti. Evinin kapısını açtı “Işıl gece modunu başlat” dedi. Ve sesli asistanı Işıl’a bu komutu verince ev birden loş ışıklar ile aydınlandı. O da ılık bir duş aldı ve doğrudan yatağa uzandı.

Yorumlar
Yorum Gönder